Toplum içerisindeyken diğerleri tarafında önemsenmeyen; önemli bir
sorunu fark edip dile getirdiğinizde karşınızdakiler daha sorunu tam
anlamadan "Çözüm ne?" karşı sorusunu size sorabilirler. Basit ve masum
gibi görünen iki kelimeden oluşan bu kısa soru, içinde iki önemli ön
koşulu barındıran ve soranının bakış açısını gösteren bir sorudur.
İlk ön koşul sorunun bir çözümü olduğudur. Fiziksel, zamansal,
biyolojik, toplumsal, zihinsel, vb. sınırlarımız varken aslında
karşılaştığımız sorunların büyük çoğunluğu çözümsüzdür. Yer çekimini
durduramayız. Zamanda geriye dönemeyiz. 5 saniyede 100 metreyi
koşamayız. Ölümsüzlüğü bulamayız. Herkesin bizimle aynı fikirlere sahip
olmasını sağlayamayız. Gelecekte neler olabileceğini bilemeyiz. Daha
yapamayacağımız sonsuz sayıda iş ve çözemeyeceğimiz sorun vardır.
Kısaca, her sorunun çözümü yoktur.
İkinci ön koşul ise sorunun çözümünü gerçekleştirme kabiliyetine sahip
olduğumuzdur. Aslında çözümü olan her sorun sadece belli koşullar
altında çözümlüdür. O koşullar sağlanmazsa çözümsüzdür. Mesela omzunda
derin bir yarayla tam teşekkülü bir hastaneye gelmiş bir hastayı tedavi
etmenin çözümü vardır. Fakat aynı yara tıbbi imkânların olmadığı bir
yerde; mesela çölün ortasında olsa veya tedavisinin bilinmediği bir
zamanda mesela ilk çağlarda gerçekleşse veya derin yara omuzda değil
kalp veya beyin gibi hayati bir organda olsa tedavi etmenin çözümü
olmaz. Kısaca, doğru koşullara sahip değilsek çözümlü bir sorunu
çözemeyebiliriz.
Sonucunda bu iki koşulun karşılanıp çözebildiğimiz sorunlar son derece
nadirken çoğu insan "Her sorunun bir çözümü vardır." inancına sahiptir.
Bu inancın oluşmasının sebebi yapamadıklarımızı görmezlikten gelme
özelliğimizdir. Seçici algılamamız, büyük yetersizliklerimizi yok
sayarken son derece sınırlı kabiliyetlerimizi abartarak hatırlatır. Bu
sayede her şeyi yapabileceğimize inanmaya başlar, motivasyonumuzu
kaybetmeden sorunları çözmeye çalışırız. Eğer çözersek, hatırlarız ve
inancımız daha da güçlenir. Çözemezsek unuturuz ve yok sayarız.
"Çözüm ne?" sorusu "her sorunun çözümü vardır." yanlış inancının bir
sonucudur. Amaç sorunun çözümünü öğrenmekten ziyade çözümü olmayan veya
çok zor olan soruları daha baştan yok sayma ve vaktini, enerjisini
harcamadan doğrudan kolay çözebilecek sorunlara odaklanma isteğidir.
"Çözüm Ne?" sorusu soranın zamanını, enerjisini, motivasyonunu ve
inancını korumasını sağlayan etkin bir yöntemdir. Fakat aynı zamanda
çözümü çok zor veya imkânsız gibi görünen bütün önemli sorunların
çözümsüz kalıp birikmesine ve sorunların daha az dile getirilmesine yol
açar. Hatta cevaplayan egosu yüzünden çözümü bilmediğini söyleyemeyip,
cevap verme ihtiyacıyla kolaycı ve hatalı çözümler üretirse, sorunlar
daha da büyüyebilir.
İnsanoğlunun sahip olmadığı bir yetenek de kendi yaratıcılığının
sınırını bilmesidir. İnsanın yaratıcılığı daha önce çözümsüz gibi duran
birçok soruna çözüm bulmuştur. Bu başarılarıyla kendisini dahi
şaşırtmıştır. Fakat yaratıcılık kendiliğinden gerçekleşmez; sadece
yetenek değil bilgi birikimi, zaman ve mücadele gerektirir. Eğer
sorunlar dile getirilmez, üzerinde düşünülüp bilgi üretilmez, zaman
harcanmaz, çözüm için mücadele edilmezse, sadece kolaycı çözümler
uygulanırsa yaratıcılık yeteneğinin herhangi zor bir sorunu çözmesi
mümkün olmaz.
Daha sorunu kavramadan "Çözüm Ne?" gibi sorular yaratıcılığın önünde
engellerdir. Değer verdiğiniz gerçekten önemli bir sorunu dile getirmek
için sorunun bir çözümü olması veya o çözümü bilmeniz gerekli değildir.
Hatta çözümünün olması önemli de değildir. Aynı ölümcül yaralı bir
hastayı tedavi etmeye çalışmak gibi önemli olan insan olarak hem sınırlı
kabiliyetlere sahip, her sorunu çözemeyecek varlıklar olduğumuzu hem de
çözüm yeteneğimizin sınırını bilmediğimizi ve denemeden de
öğrenemeyeceğimizi unutmadan mücadele etmektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder