29 Eylül 2013 Pazar

iOS7 Güncellemesi ve Apple’in Geleceği

Apple mobil işletim sistemi iOS, sunulduğunda Iphone'u devrimsel bir ürün yapan temel yenilikti. Zamanın çok ilerisindeydi ve rakipleri yetişmek için Apple'ı kopyalaması gerekiyordu. En iyi kopyalayan ve ne başarılı olan da Android'ti. Daha az kısıtlaması olan ve daha geniş kesimlere hitap eden Android’in zamanla daha çok yeni özelliğe sahip olması da doğaldı ve bu durum Steve Jobs zamanında başlamıştı. iOS4 sunumunda Jobs, yeni özellikler eklemenin kolay olduğunu fakat önemli olanın kullanım kolaylığı ve ürün ile uyumu olduğunu vurgulayarak bir çoğu Android'te o sırada mevcut olan özellikleri iOS'a göre uyarlanmış haliyle tanıttı. Bu özellikler, güncellemeyle eski modellere de sunuldu. Apple kullanıcıları yeni özellikleri, sorunsuz geçişi ve kullanım kolaylığı nedeniyle iOS4'ü beğenmişlerdi. iOS4, Apple'ın farklı kalite ve destek anlayışının başarılı bir örneği olarak kabul edildi.
Steve Jobs aramızdan ayrıldıktan sonra Apple'ın başarılarına devam edip edemeyeceği sorgulanıyordu. Jobs'tan çokça bağımsız geliştirilen Siri uygulamasının başarısı ve artan satışlar olumlu göstergelerdi.  Fakat iOS6’da Google.maps’in yerini alan harita uygulamasındaki sorunlar ciddi şüpheleri beraberinde getirdi. Eski cihazlara da güncelleştirmeler devam ediyordu ama güncelleştirme sonrası cihazlarda sorunlar yaşanmaya başladı.  Bazı olumsuz eleştirilere rağmen hem iOS5 hem de iOS6 çokça olumlu tepkiler aldı.
Android hızlı gelişmeye ve yeni özellikler eklenmeye devam ederken Apple’ın yeni büyük güncelleme iOS7 merakla bekleniyordu. 18 Eylül’de iOS7 birçok kullanıcı odaklı yeni özelliklerle ve iyileştirmelerle geldi. Güncelleme seçeneği, eski model ürünlere de aynı tarihte sunuldu. Bazı ufak sorunlar yaşanmış olsa da bu büyüklükteki bir güncelleme için normal karşılanabilir bir seviyedeydi. Bu açılardan değerlendirildiğinde iOS7, Jobs'un zamanındakiler gibi başarılı bir güncellemeydi. Rahatlıkla Apple, Jobs'un açtığı yolu başarıyla takip ediyor diyebilecekken, bu seferki güncellemede daha öncekilerden farklı bir nokta vardı ki bütün fikrimi değiştirdi, o da yeni tasarım.
Iphone ilk çıktığında, donanımının işlem kabiliyeti çok düşük olduğu için tasarımı da basitti. Hızla gelişen teknoloji daha sofistike tasarımları mümkün kılıyordu. Bu nedenle iOS7 güncellemesinde de tasarım açısından da geliştirmeler bekleniyordu. Fakat Apple'ın yeni yöneticisi Tim Cook ve baş tasarımcısı Jonathan Ive, mevcut tasarımı geliştirmektense yepyeni bir tasarıma geçmeyi tercih ettiler. Bu tercihe karşı çıkan Jobs’la beraber 1992’den beri çalışan ve iOS ve Apple’ın baş yazılım geliştirme yöneticisi Scott Forstall’ın istifa etmesini bile göze aldılar.  
iOS7’de Apple ile özdeşlemiş klasik tasarımın temel unsurları değişti.  Yeni tasarımda çok ince yazı karakteri, daha canlı renkli ve düz yeni ikonlar, yeni efektler ve beyaz ağırlıklı arkaplanlar vardı. Her tasarımı gibi seveni de oldu sevmeyeni de. Fakat benim fikrimi değiştiren tasarımın estetik yönleri değil, sıra dışı bir tasarımın tercih edilmesinin olası sebepleriydi.
Her tasarım değişikliği alışkanlıkları değiştirir. Kullanıcılarda değişime karşı direnç olarak tanımlanan bir tepkiyi doğurur. Bu yüzden çoğu insan özellikle başkaları tarafından dayatılan değişiklikleri önce olumsuz olarak algılar ve belirgin bir fayda sağlamadıkça değişiklik istemez. Ayrıca Apple gibi seçkin markaların; Mercedes, Porsche, Sony gibi tasarımları klasikleşmiştir. Bu klasik tasarımlar özellikle sadık müşteriler için bir tercih sebebidir ve kendiliğinden bir değer ifade eder. Bu yüzden seçkin markalar klasikleşmiş tasarımlarını radikal şekilde değiştirmezler. Çağın gereklerine göre kademeli olarak güncellerler. Mercedes E Seri, Porsche 911, Sony Playstation gibi var olan klasik çizgiyi temelde korurlar.  Sıradışı tasarımları olsa da bunlar ilk önce alternatif modellerde veya bir seçenek olarak sunarlar. Ayrıca Apple, sadece bir ürün değil birçok ürünü içeren bir teknoloji ekosistemi sunan bir marka olduğundan klasik dışı tasarımlı bir parça ekosistemdeki diğer parçalara uymayacaktır. Bu uyumsuzluk, kendiliğinden olumsuz tepkilere yol açar. Bu sakıncalar yüzünden büyük bir tasarım değişikliğini çok nadiren yapılan riskli bir tercihtir.
Şirketler, ciddi tasarım değişikliğine de giderler ama bu genelde başarısız ürünlerinin yerine yenisini sunarken veya ürünleri tasarımları yüzünden ciddi satış kaybederken başvurulan bir yöntemdir. Riski azaltmak için de sıklıkla piyasada başarılı olmuş tasarım anlayışları yeni tasarım için örnek alınır. Apple ise iOS ürünlerinin en başarılı olduğu, bir tasarım ikonu olarak adlandırıldığı ve rakipleri tarafından örnek alındığı bir zamanda tasarımını değiştirdi. İlginç olan ise Apple'ın yeni tasarımı en çok rakibi Microsoft'un Windows 8'in Metro tasarımına benziyor ve Metro tasarımı yüzden Microsoft'un satış kaybettiği, hedeflerine ulaşamadığı bilinirken Apple'ın bu tasarımı tercih etmiş olmasıdır. Ayrıca iOS’in temel rakibi Android sayısız sayıda tasarıma olanak verirken ve daha iOS7 resmi sunulmadan benzer tasarımlar GooglePlay’de satışa sunulmuşken, sırf tasarım değişikliği yüzünden iOS’in hızla büyüyen rakibinin müşterilerini kendine çekebilmesi çok zordur.
Özetle iOS7'nin yeni özellikleri, beğenilen klasik tasarıma ufak geliştirmelerle kolaylıkla adapte edilebilecekken hiçbir başarı örneği olmayan sıradışı bir tasarımı tercih etmek ve bu tasarımı bir seçenek olarak değil de eskiler dâhil bütün ürünlere zorunlu olarak uygulamak aşırı riskli ve mantıksız bir davranış değil midir?
Bu soru farklı şekillerde yanıtlanabilir ve bu yanıtlara farklı gerekçeler sunulabilir. İş hayatında uzun zamandır çalışan ve insan egosunun nasıl şirketin amaçlarına ters, mantıksız ve aşırı riskli kararlar alınmasına yol açtığını çokça görmüş biri olarak yanıt ve sebebi benim için açıktır. Tasarım tercihi Apple için mantıksız olabilir ama o tercihi yapanların egoları düşünüldüğünde çok mantıklıdır.
Egosu büyük her tasarımcı gibi Jonathan Ive başkasının, özellikle Steve Jobs gibi popüler birinin, fikri olan bir tasarımı geliştirmektense kendi tasarımını yaratmak ister. Eğer tasarımınız başarılı olursa yeni bir akım yaratmış dahi olursunuz ve bu yeni sıfatınızla geçmişteki ortak başarıların arkasındaki gerçek yeteneğin kendiniz olduğunu gösterirsiniz. Eğer başarısız olursanız kendinizi rahatlıkla zamanın ötesini hayal etmiş ve anlaşılamamış cesur bir tasarımcı olarak nitelendirebilir ve böylece kolaylıkla avunabilirsiniz. Bu nedenle Ive’in mümkün olduğunca Jobs’unkinden farklı yeni bir tasarım geliştirmesi ve başarısızlık riskini asgariye indirmek için bütün ürünlere zorunlu olarak sunması kendi egosunu tatmin etmek açısından çok mantıklıdır.
Mantıksız olan tasarımcılarda yaygın görünen büyük egoya ve ihtirasa Apple gibi bir teknoloji ve tasarım şirketini yöneten birinin, Tim Cook'un, boyun eğmesidir. İlk önce bu hatanın sebebinin Cook'un geçmişte hiçbir ürün geliştirme veya tasarım deneyimi olmayan bir tedarik zinciri yöneticisi olmasından kaynaklanabileceğini düşündüm. Deneyim veya yetenek eksikliği yüzünden Cook'un harita gibi uygulamalardaki veya yan ürünlerdeki teknoloji veya tasarım tercihi hatalarını hoş karşıladım. Sonra fark ettim ki, akıllı hiç kimse herkesin imrenerek sahip olmak istediği bir şeye sahipken, ufak bir sorunu vardı diye niyeti belli olmayan biri tarafından değiştirilmesine izin vermez. Bu yüzden efsaneleşmiş bir tasarımı, onu yaratan Jobs hakkında olumsuz eleştirileri olan Ive tarafından değiştirilmesini onaylamak sadece teknik tecrübesizlikten kaynaklı bir hata olarak açıklanamaz. Belki bir aptallıktır derdim ama Tim Cook, Jobs'un yönetimi altında yıllarca çalışabilmişse ve Apple'ın CEO'su olabilmişse bir aptal olmaz. O zaman Tim Cook'un da aynı Jonathan Ive gibi Jobs'un büyüklüğü altında ezilmiş egosu yüzünden Jobs'un yarattıklarını yok ederek yılların intikamını almaya ve Jobs'tan daha iyisini yapmaya çalışarak egosunu tatmin etmeye çalışan biri olduğu sonucuna vardım.
Apple, bence büyük egoları yüzünden şirket için mantıksız ve aşırı riskli kararlar alan bu iki kişiden kurtulmadıkça bir daha hiçbir zaman gerçekten başarılı olamaz. Hala ciddi talebi olan mevcut ürünler bir süre daha iyi satmaya ve yüksek kâr bırakmaya devam edecektir. Yine de Apple sürekli pazar payı kaybeden bir şirket olacaktır.  Amerika'da genelde ciddi net finansal zarar olmadıkça CEO değiştirilmediğinden muhtemelen bir süre daha Apple yoluna bu ikiliyle devam edecektir. Fakat er ya da geç kovulacaklar. O zamana kadar, bütün büyük egolu küçük insanlar gibi bu kişiler de küçük başarılarını abartacaklar ve asıl başarısızlıklarını olabildiğince ört bas etmeye çalışacaklardır.  Onlar gittikten sonra yerlerine daha iyisi gelir mi bilmem ama tarih tekerrürden ibaret ise Apple'ın geleceği pek aydınlık değil. 

22 Eylül 2013 Pazar

Apple ve Iphone Ekran Tercihi

Tüketici elektroniği sektöründe çalışan, görevi doğru ürünü piyasaya sunmak olan birinin Apple'a ve özellikle Steve Jobs'a hayran olmaması mümkün değil. Her ikisi de yaptıklarıyla bütün sektörü değiştirmiştir. Jobs, hiç kimsenin yapamayacağı kadar mükemmeli ve herkesin sahip olmak isteyeceği özel ürünler geliştirmek istiyordu. Yeterince iyi olmayan bir ürünü beğenmez, üzerinde ne kadar emek ve para harcanırsa harcansın kolayca vazgeçebilirdi. Zaten çalışanlarına uyguladığı baskı ve yenilikçiliğinin temeli de bu beğenmediğini kabul etmeme özelliğine dayanıyordu. Doğal olarak Jobs'un tarzı çok çeşitli ürünlerden ziyade; az sayıda ve farklı ürünler ortaya çıkartıyordu. Jobs'un beğenisi genelde insanların beğenisiyle örtüşürdü, ama örtüşmediği durumlarda Jobs'un esnek davrandığı da olurdu.  Dik başlı ve ısrarcı olsa da sabit fikirli değildi. Pazarın ve müşterilerinin isteklerine göre de ürünleri zamanla çeşitlendirirdi. Jobs zamanında kendisi sadece tek model ürün kullansa da Apple, 4 farklı Ipod modeli, 2 farklı Macbook modelinde 4 farklı ekran, 2 farklı iMac sunuyordu. Steve Jobs, ölümünden sonra kendi ürün felsefesinin devam edebileceğini ve Apple'ın gelişerek varlığını sürdürebileceğine inanıyordu. Fakat gelişmeler Jobs'un bu inancının gerçekleşmediğini gösteriyor.
iOS 6 güncellemesindeki Google haritaların yerini alan yeni harita uygulamasının başarısızlığı gidişata dair önemli bir göstergeydi. Bu başarısızlık, Jobs'un Apple'ında olmazdı ama çok kritik bir hata değildi. Asıl kritik hata, Iphone 5'te ekran boyutu ve çözünürlüğü ile ilgiliydi. Iphone, ilk çıktığında nerdeyse en büyük telefonlardan bir tanesi iken 2012 yılında artık en küçük akıllı telefonlardan bir tanesi olmuştu. Çünkü müşteri beklentileri değişti, artık insanlar bu gelişmiş cihazları telefondan daha çok bir bilgisayar gibi kullanıyorlar. Oyun oynuyor, ofis programları kullanıyor, internette dolaşıyor ve daha birçok işlem yapıyorlar. Bütün bu işlemler de daha büyük ekranda daha kolay yapılıyor. Ayrıca daha büyük ekran, telefonu kalınlaştırmadan daha büyük pil ve buna bağlı olarak daha uzun kullanım süresi sunabilme olanağı sağlıyor. Iphone kullanıcılarının ise temel sıkıntılarından bir tanesi kısa pil kullanım süresidir. Apple, iki temel ihtiyacı iPhone'un ekranını genişleterek çözebilirdi.
Diğer taraftan büyük telefon kullanmayı sevmeyen, mevcut boyutu beğenenler de var. Daha büyük ekran, daha ağır, daha zor taşınabilen bir telefon anlamına da geliyor. Ayrıca daha büyük ekran maliyeti de arttırıyor. Apple, bu çelişki durumunu iki farklı telefon sunarak çözebilirdi; biri daha ucuz ve mevcut ekran boyutunda diğeri ise daha pahalı, daha büyük ekranlı iki farklı Iphone.
Fakat Apple daha farklı bir karar alarak ürünü çeşitlendirmek yerine, ekranı genişletmeden sadece uzattı. Apple'ın Iphone 5 sunumunda, baş tasarımcı Jonathan Ive, ekranı genişletmeme sebebini, Iphone'u tek elle kullanırken bir kişinin başparmağıyla ekranın üst köşesinden, çapraz alt köseye ulaşması olarak gerekçelendiriyordu.  Bu ergonomik sorun, genişletmenin sağlayacağı faydalar yanında vazgeçilemeyecek kadar önemli miydi? Tercih müşteriye bırakılamaz mıydı? Iphone 5'ten bir yıl sonra Apple, iphone'u çeşitlendirme yoluna gitti ve benim bildiğim kadarıyla ilk defa maliyet düşürme kaygısı ile kaliteden (metal kasadan plastiğe geçiş) vazgeçerek Iphone 5c'yi çıkardı. 5s ve 5c'de ekran boyutu yine genişletilmedi. Bence iki karar da Jobs'un felsefesine aykırıydı. Tasarım ve maliyet kaygılarıyla müşterilerin memnuniyetini arttıracak çeşitlendirme yapılamadı.
Zaman Ive ve Apple'ın ekran seçimini haksız çıkarıyor. Bugün Apple'ın ana rakiplerinin hepsinin en çok satan modelleri Iphone'dan daha geniş ürünler. Bu ürünlerdeki müşteri memnuniyeti en azından ekran konusunda çok yüksektir. Daha önemlisi Apple yıllardır ürünlerinin donanımını ve yazılımını kendisi geliştirdiği için daha verimli ve az enerji tüketen cihazlar yapabiliyor ve nerdeyse tüm taşınabilir ürünlerde en iyi kullanım süresini sunan firma olabiliyordu. Ama Apple, en önemli ürününde, Iphone'da bu özelliğini kaybetti. Bugün Iphone birçok ana rakibinden daha kısa kullanım süresi sunan bir telefondur. Sebebi de verimlilik değil, küçük ekran ve pildir. Iphone ile aynı yapı üzerine kurulu olan Ipad ise hala tablet piyasasının en iyi kullanım süresini sunan tabletidir. Öyle ki aynı ekran boyutu ve incelikteki rakiplerine kullanım süresinde %50'ye varan fark atabiliyor.
Jobs'un felsefesinden uzaklaşıp, Ive’in felsefesinden giden Apple, kanımca bu yıl umduğunu bulamayacak ve Iphone ciddi pazar payı kaybetmeye devam edecek. Pazar talebine karşı çıkamayarak yakın bir gelecekte, belki Iphone 6'da, ekran boyutunu genişletecek. Asıl sorun Apple yönetimi ve baş tasarımcısı Ive başarısızlığı kabul edip, geri adım atma anlamına gelecek bu kararı alabilecek cesareti gösterebilecekler mi? Nasıl tepki verecekler? Bir sonraki yazımda belirteceğim, iOS7 tasarıma gelen eleştirileri dikkate alacak olursak Apple için geleceğin çalkantılı olacağını söyleyebilirim.


14 Eylül 2013 Cumartesi

IPCC Başkanına Sorulmuş Mantıklı Cevap Alınamamış 3 Soru

Dünya’nın iklim değişikliğine karşı mücadeledeki en önemli uluslararası kurumu olan IPCC'nin Nobel Barış Ödüllü Başkanı Rajendra Pachauri 20 Mayıs'ta İstanbul Boğaziçi Üniversitesi’nde konuşma yaptı ve soruları cevapladı. Sunumu bittikten sonra kendisine ilk soruları ben sordum. Sorularımın kısa olması uyarısı ve heyecandan tam da istediğim gibi soramasam da sorduğum üç tane temel soru vardı. 1. Temellerinden sürdürülemez ve işgalci olan bir medeniyet nasıl sürdürülür? Çöküşü kaçınılmaz ve sadece bir zaman meselesi değil midir? Lütfen son 30 yıldaki politik ve ekonomik gelişmeleri, 2012 ve 2013 yıllarındaki CO2 rekor emisyon artışını ve karbonsuz sanayi ekonomisi öngören hiçbir gerçekçi projeksiyon olmamasını dikkate alınız. 2. Doğal olarak yok olan bir kaynağın sürdürülebilir olarak tüketilmesi mümkün müdür? Lütfen hızlı iklim değişikliği ve okyanusların asitleşmesi koşullarında sürdürülebilir tarım, balıkçılık ve yaşam uygulamalarını dikkate alınız. 3- Homosapiens için tamamıyla sürdürülemez olan bir medeniyetin ömrünü umutsuzca uzatmaya çalışmaktansa çökmesine izin verip, çöküşten sonra hayatta kalıp, yeni gerçek anlamada sürdürülebilir yeni bir medeniyet yaratmak daha akıllıca değil midir? Sayın Pachauri sorulara cevap verme gereği olmadığını söyleyip, bu kadar kötümser düşünmediğini belirterek insanlığın homoseksüellere haklarını vermesini ve ırkçılığı kaldırmasını örnek başarılar olarak gösterdi. Sorunların çözüleceğini umut ettiğini ve inandığını sıkça vurguladı. Bu cevap bir ölçüde beklediğim, daha önce sıkça karşılaştığım, aslında sorularıma cevap olmayan; beni kötümserlikle suçlayan, mantıksız ama kulağa hoş gelen sözlerden başka bir şey değildi.
Tabii ki seminerde daha uzun açıklama yapma veya verilen cevaba karşı yeni sorular sorma hakkım yoktu; ama bu yazıda var.

Soru 1
Modern medeniyet ve ataları olan eski medeniyetlerin hiçbiri, hiçbir dönemde sürdürülebilir bir yaşam tarzını benimsememiştir. Her zaman aşırı tüketmiştir. Aşırı tüketimin sürdürülemez olduğu, Sümerler gibi birçok medeniyetin bu yüzden yok olduğu bilinmektedir.  Medeniyetler beşiği denilen Orta Doğu'daki doğal bitki örtüsü olan ormanların yok edilmesi, toprağının çölleştirilmesi, bölgeye özgü canlı türlerin büyük çoğunluğuyla yok olması acı verici örneklerdir. Bu örnekler eski Roma, Yunan, Pers, Mısır medeniyetlerinde ve bugünkü bütün medeni toplumlarda rahatlıkla arttırılabilir. Diğer taraftan bütün bu medeniyetlerin doğayı korumaya önem verdiklerini, halklarını teşvik ettiklerini, yasalar çıkarttıklarını görebilirsiniz. Çelişki gibi duran durumun anahtarı güç ve egemenlik arzusundadır. Temelde kaynak demek güç demektir. Daha fazla kaynak tüketmek daha fazla güçtür. Medeniyetimizin ve atalarının var olmasının sebebi güçlü olup çevrelerine egemen olmalarıdır. Diğer bir değişle başarıları az tüketip doğayı korumaktansa çok tüketip daha fazla güç elde etmeyi seçmelerindendir. Örneklere bakarsanız ormanların yeni savaş veya ticaret gemileri, silahlar, şehirler yapmak için kesildiğini, toprağın halkını büyütmek ve zenginleştirmek için aşırı tarım ile çölleştirildiğini, halklarına güçlerini sergilemek ve daha fazla kaynak için vahşi hayvanları öldürdüklerini görebilirsiniz.
İnsanların ve medeniyetlerin hepsi gücü tercih etmemiştir. Doğayı korumayı tercih edenler de vardır. Mesela Amerikan yerlisi Irkualar 7 kuşak sonrasını düşünerek karar vermeyi temel yönetim düşüncesi olarak benimseyip doğayı korumaya büyük önem vermişlerdir. Benzer yaklaşımı günümüzde Himalayalar'daki halklarda, Avusturalya'daki Aborjinler'de, Güney Amerika'nın yağmur ormanlarındaki yerli kabilelerde de görebilirsiniz. Yüzlerce, hatta binlerce yıldır doğaya zarar vermeden yaşamaktalar. Bu halkların ortak özelliğine baktığınız zaman az sayıda olduklarını, egemen siyasi ve ekonomik yapıya dahil olmadıklarını, ücra kesimlerde yaşadıklarını ve toplumsal yapılarını korumakta zorlandıklarını görürsünüz. Bu halkların ve benzerlerinin eskiden bütün kıtalara yayıldıkları da bilinmektedir. Gerilemelerindeki en önemli sebep; gücü tercih eden halkların onların üzerine egemenlik kurmaları, topraklarını işgal etmeleri, kaynaklarını ele geçirmeleri ve kendi egemen görüşlerini kabul etmeye zorlamalarıdır. Böylelikle gücü tercih edenler güçlerini daha da arttırmış ve yayılmışken doğayı tercih edenler ya yok olmuş ya da gücü tercih edenlerin pek önemsemedikleri yerlerde hayatta kalabilmişlerdir.  
Günümüz insanları olarak biz gücü tercih edip, gücüyle diğer halkların üzerinde egemenlik kurup, topraklarını işgal edenlerin çocuklarıyız. Güç ve egemenlik arzusu medeniyetimizin bütün kademelerine yayılmıştır. Sadece ülkeler değil, şehirler, şirketler hatta bireyler birbirleriyle kıyasıya daha fazla güç ve egemenlik için mücadele etmekte ve bu mücadele için mümkün olan bütün kaynakları kullanmaktadırlar. Bu yüzden dünyanın en güçlü ve en egemen ülkeleri, şehirleri, şirketleri ve insanları aynı zamanda en çok kaynak tüketen ve doğaya en çok zarar verenleridir. Hala doğayı tercih edenler sürekli zayıf kalmakta, güçlüler tarafından sindirilmekte, kendi toprağındaki kaynağı kullanmak istemese dahi bu kaynaklar ondan zorla alınmaktadır.  
Son 30 yılda medeniyetimizin ve gücümüzün temel kaynağı olan fosil yakıtların atığı olan sera gazlarının küresel ısınmaya sebep olduğu ve bu ısınmanın insanoğlunun karşılaştığı en büyük tehlike olduğu, fosil yakıtların kullanılması ve doğanın tahribatı bitmezse modern medeniyetin çöküşüne neden olabileceği bilinmektedir. Önlem alınması için sürekli çağrıda bulunulmasına, araştırmalar yapılmasına, alternatifler önerilmesine rağmen neredeyse her sene daha fazla fosil yakıt tüketip daha fazla sera gazı salınımı yaptık. 2012 ve 2013 en temel sera gazı olan CO2'in rekor emisyon artışı yılıydı. Diğer bir deyişle, her zaman aşırı tüketmiş bir medeniyetin kendi sonunu getireceği açıkça kanıtlanmasına rağmen tüketimi azaltmayı bırakmaktansa aksine artırmaya devam etmektedir. Daha çarpıcı olan ise çeşitli ülkeler ve kurumlar tarafından her yıl yüzlercesi hazırlanan gelecek planları ve tahminlerinin gerçekçi olanlarının hiçbirinde sera gazı emisyonlarının sıfıra indirileceği ön görülmemektedir. Greenpeace tarafından hazırlanan aşırı iyimser ve pek de gerçekçi bulunmayan rapora göre bile 2050 yılında dahi CO2 salınımını sıfıra indiremiyoruz. Hani, salınımı Greenpeace'in imkansız gibi görünen o büyük CO2 kesintisini yaparak %15 kadar değil, daha iyimser olup %10 a kadar indirelim. Bunun anlamı nedir? Dünya tarihindeki ısınma yüzünden bilinen en büyük ekosistem çöküşü ve toplu ölümlerin olduğu zamanki CO2 artış hızı şu andakinin 300'de biriydi. Yani biz %10'a indirsek dahi hala en son çöküşten 30 kat daha hızlı olarak CO2 arttırmaya devam ediyor olacağız. Diğer bir değişle bütün yenilenebilir enerji ve verimlilik çabaları sadece süreci yavaşlatacak ve medeniyete zaman kazandıracaktır.   
Bu gerçekleri bilenler için, ki Sayın Pachauri çok iyi biliyor, sürdürülemez güç arzulu, istilacı bir medeniyet, alternatifi olan sürdürülebilir bir medeniyeti er geç yok eder. Sürdürülemez medeniyetin de çöküşü kaçınılmazdır. Ürettiği en iyi çözümler dahi sadece çöküşü geciktirir, önleyemez. Sayın Pachauri de işte tam da bu yüzden seminer bitene kadar ekranda kalan sunumun son slaytında Gandhi’nin şu sözünü yazıyordu.  "Speed is irrelevant if you are going in the wrong direction." "Eğer yanlış yönde gidiyorsan, hız önemsizdir."  

Soru 2
Sürdürülebilirlik kavramı günümüzde çevre ve enerji ile ilgilenenler tarafından en sık kullanılan kavramlardandır. Bir kaynağın sonsuza veya çok uzun süre (Örnek. 100.000 yıl) kullanılabilmesidir. Sürdürülebilirlik genelde mevcut ekosisteme zarar vermeden, daha verimli ve daha az kaynak tüketilmesi olarak kullanılır. Temeli de sürdürülebilir hasat teorisine göre ekosistemin sağlığına zarar vermeden bir miktar canlının tüketilmesinin mümkün olduğudur. Zaten bütün hayvanlar başka canlıları tüketiyordur ve ekosistem sağlıklı işliyordur. İnsanoğlu da zarar vermeden tüketebilir. Ama günlük kullanılan sürdürülebilirlik kavramında problem vardır. Dış çevre etkileri ihmal edilir. Mesela öngörü olarak değişmeyen bilindik, iklim kabul edilir ve ona göre düşünülür. Bilim adamları ise dünya tarihini incelediklerinde iklimin çokça değiştiği, insanın var olmadığı zamanlarda dahi bu değişimlerde defalarca (en az 10) ekosistem çöküşü, toplu canlı ölümleri ve türlerin yok oluşu olduğunu biliyorlar.
İnsanoğlu dünyaya ayak bastığında gezegen en gelişmiş genetik çeşitliliğe ve türlere sahipti. Çeşitlilik ekosistemin sağlık göstergesi kabul edilir. Bugün insanoğlu yüzünden canlı türlerinin yok olma hızı Dünya'ya meteor çarpmasından sonraki en hızlı yok olma sürecidir. Diğer bir değişle insanoğlu ancak devasa bir meteorun dünyaya çarpmasıyla karşılaştırılabilecek boyutta gelmiş geçmiş en yok edici canlı türüdür. Dünya'nın atmosferinin yapısını bozup ısındırtmakta ise meteor ve volkanları geçip açık ara liderdir. Yaptıklarımız sonucunda dünyadaki diğer canlıların ve fiziksel süreçlerin tepki vereceği ve bu tepkilerin binlerce yıl daha devam edeceği açıkça bilim adamlarınca öngörülmektedir. Bugün dünya üzerinden insanoğlu yok olsa dahi canlı türleri hızla yok olmaya, dünya ısınmaya,  hatta permafrost erimesi, orman yangınları gibi olumlu tepki mekanizmaları yüzünden CO2 salınımları artmaya devam edecektir. Diğer deyişle süreç başladı ve bütün hızıyla ilerliyor, biz hiçbir şey yapmasak dahi yaşamın yok oluşu devam edecektir. Tarım yapılan araziler sular altında kalacak veya kuraklaşıp çölleşecek. Okyanuslar ve denizlerdeki canlılar asitleşmeden ve akıntıların değişmesinden ölecek. Ormanlar sıcaklardan ve kuraklıktan dolayı yanacak. Yeni egzotik canlılar gelip mevcut habitatlardaki canlıları yok edecek. Bütün bu gelişmelerin olduğu bir ortamda sürdürülebilirlikten bahsetmek saçma ve anlamsızdır; çünkü kendiliğinden yok olan bir kaynağı hiç tüketmesen dahi sürdüremezsin. Er geç yok olur. Küresel ısınma, iklim değişikliği, ekosistemin çöküşü süreçleri durdurulmadığı müddetçe insanoğlunun bildiği hiçbir yaşam tarzı sürdürülebilir değildir. Diğer bir değişle yaşamın yok oluşu durdurulmazsa insanoğlunun yaşamının da yok olması kaçınılmazdır.

Soru 3
Kendinizi dünya dışından gelen, bu gezegenle hiçbir ilişkisi ve sorumluluğu olmayan akıllı bir canlı olarak düşünün; gezegene bakıyorsunuz: Bu gezegende bir canlı türü var. Birçok medeniyet kurmuş. Bu medeniyetlerin bir kısmı sürdürülebilirmiş. En son kuruduğu medeniyet diğer medeniyetleri yok ederek bütün gezegene egemen olmuş; ama bu medeniyet hiçbir zaman sürdürülebilir olmamış. Hep çok tüketmiş ve yok etmiş.  Tüketime ve yok etmeye artan hızla devam ediyor. Tüketimi durdurmayı da planlamıyor. Sahip olduğu bütün imkanları kullansa dahi yine de sürdürülebilir olamıyor. Bugüne kadar yaptıkları o kadar büyük ki gezegeni ve üzerindeki yaşamı ciddi değiştirmiş. Bu değişim gezegendeki başka mekanizmaları harekete geçirmiş. Bu canlı türü artık hiçbir şey yapmasa dahi yaşamın yok oluşu devam edecek. Yok oluşun ne kadar büyük olacağı bilinmiyor ama gezegen tarihindeki en büyüklerden bir tanesi olacağı kesin. Kaynakları hızla azalsa da hala türün elinde ciddi kaynak var. Belki bu kaynakları kullanarak yok oluşu durdurabilir.  Şimdi bu durumda sizce bu tür nasıl davranmalı? Eğer bu tür kendi geçmişini ve böyle giderse neler olacağını bilmesine rağmen mevcut medeniyetini sürdürmeyi seçiyorsa ve hala bir şekilde sorunların çözüleceğine inanıyorsa, bu tür sizce akıllı mıdır?  Eğer bu tür kendine homosapiens; yani, "sapiens" akıllı "homo" adam demişse bu türe yeni bir ad verilmesi gerekmez mi?


15 Temmuz 2013 Pazartesi

Çözüm Ne?

    Toplum içerisindeyken diğerleri tarafında önemsenmeyen; önemli bir sorunu fark edip dile getirdiğinizde karşınızdakiler daha sorunu tam anlamadan "Çözüm ne?" karşı sorusunu size sorabilirler.  Basit ve masum gibi görünen iki kelimeden oluşan bu kısa soru, içinde iki önemli ön koşulu barındıran ve soranının bakış açısını gösteren bir sorudur.
    İlk ön koşul sorunun bir çözümü olduğudur.  Fiziksel, zamansal, biyolojik, toplumsal, zihinsel, vb. sınırlarımız varken aslında karşılaştığımız sorunların büyük çoğunluğu çözümsüzdür. Yer çekimini durduramayız. Zamanda geriye dönemeyiz. 5 saniyede 100 metreyi koşamayız. Ölümsüzlüğü bulamayız. Herkesin bizimle aynı fikirlere sahip olmasını sağlayamayız. Gelecekte neler olabileceğini bilemeyiz.  Daha yapamayacağımız sonsuz sayıda iş ve çözemeyeceğimiz sorun vardır.  Kısaca, her sorunun çözümü yoktur.
İkinci ön koşul ise sorunun çözümünü gerçekleştirme kabiliyetine sahip olduğumuzdur. Aslında çözümü olan her sorun sadece belli koşullar altında çözümlüdür. O koşullar sağlanmazsa çözümsüzdür.  Mesela omzunda derin bir yarayla tam teşekkülü bir hastaneye gelmiş bir hastayı tedavi etmenin çözümü vardır. Fakat aynı yara tıbbi imkânların olmadığı bir yerde; mesela çölün ortasında olsa veya tedavisinin bilinmediği bir zamanda mesela ilk çağlarda gerçekleşse veya derin yara omuzda değil kalp veya beyin gibi hayati bir organda olsa tedavi etmenin çözümü olmaz. Kısaca, doğru koşullara sahip değilsek çözümlü bir sorunu çözemeyebiliriz.
Sonucunda bu iki koşulun karşılanıp çözebildiğimiz sorunlar son derece nadirken çoğu insan "Her sorunun bir çözümü vardır." inancına sahiptir. Bu inancın oluşmasının sebebi yapamadıklarımızı görmezlikten gelme özelliğimizdir. Seçici algılamamız, büyük yetersizliklerimizi yok sayarken son derece sınırlı kabiliyetlerimizi abartarak hatırlatır. Bu sayede her şeyi yapabileceğimize inanmaya başlar, motivasyonumuzu kaybetmeden sorunları çözmeye çalışırız. Eğer çözersek, hatırlarız ve inancımız daha da güçlenir. Çözemezsek unuturuz ve yok sayarız.  
    "Çözüm ne?" sorusu "her sorunun çözümü vardır." yanlış inancının bir sonucudur. Amaç sorunun çözümünü öğrenmekten ziyade çözümü olmayan veya çok zor olan soruları daha baştan yok sayma ve vaktini, enerjisini harcamadan doğrudan kolay çözebilecek sorunlara odaklanma isteğidir. "Çözüm Ne?" sorusu soranın zamanını, enerjisini, motivasyonunu ve inancını korumasını sağlayan etkin bir yöntemdir. Fakat aynı zamanda çözümü çok zor veya imkânsız gibi görünen bütün önemli sorunların çözümsüz kalıp birikmesine ve sorunların daha az dile getirilmesine yol açar. Hatta cevaplayan egosu yüzünden çözümü bilmediğini söyleyemeyip, cevap verme ihtiyacıyla kolaycı ve  hatalı çözümler üretirse, sorunlar daha da büyüyebilir.
    İnsanoğlunun sahip olmadığı bir yetenek de kendi yaratıcılığının sınırını bilmesidir. İnsanın yaratıcılığı daha önce çözümsüz gibi duran birçok soruna çözüm bulmuştur. Bu başarılarıyla kendisini dahi şaşırtmıştır. Fakat yaratıcılık kendiliğinden gerçekleşmez; sadece yetenek değil bilgi birikimi, zaman ve mücadele gerektirir. Eğer sorunlar dile getirilmez, üzerinde düşünülüp bilgi üretilmez,  zaman harcanmaz, çözüm için mücadele edilmezse, sadece kolaycı çözümler uygulanırsa yaratıcılık yeteneğinin herhangi zor bir  sorunu çözmesi mümkün olmaz.

    Daha sorunu kavramadan "Çözüm Ne?" gibi sorular yaratıcılığın önünde engellerdir.  Değer verdiğiniz gerçekten önemli bir sorunu dile getirmek için sorunun bir çözümü olması veya o çözümü bilmeniz gerekli değildir. Hatta çözümünün olması önemli de değildir.  Aynı ölümcül yaralı bir hastayı tedavi etmeye çalışmak gibi önemli olan insan olarak hem sınırlı kabiliyetlere sahip, her sorunu çözemeyecek varlıklar olduğumuzu hem de çözüm yeteneğimizin sınırını bilmediğimizi ve denemeden de öğrenemeyeceğimizi unutmadan mücadele etmektir.

7 Temmuz 2013 Pazar

Nasıl marjinal bir çevreci oldum?

Her zaman dünyayı anlamaya çalışan, din, siyaset ve ekonomi gibi toplumsal konularla ilgilenen meraklı biriydim. Çevremdekiler, "beni ilgilendirmeyen" bu konularla uğraşmayı bırakıp hayatın keyfini çıkarmam gerektiğini çok söylediler. Açıkçası mantığım merakımın pek fayda sağlamadığını, hatta üzüntü ve sinirlenme gibi yan etkileri olduğunu, hayatın keyfini çıkartmanın daha iyi bir tercih olacağını onaylıyordu. Fakat tüm çabalarıma rağmen "beni ilgilendirmeyen" konular üzerine düşünmeden edemiyordum.
Üniversiteyi bitirip, iş hayatına başladıktan sonra toplumsal konular için harcanacak çok vaktim kalmıyordu. Çevrem iyi bir kariyer yapıp sonrasında aile kurma zamanı geldiğini sürekli hatırlatıyordu. Bu amaca çok uygun kariyer olanakları olan, iyi eğitimli kadınların çalıştığı bir şirkette güzel maaşlı, çok da stresli olmayan bir işim vardı. Mutlu ve memnun olmam gerekirdi. Ama değildim; çünkü merakım beni bırakmıyordu. Bu sefer de iş yerinde "beni ilgilendirmeyen" konular üzerine düşünmeme neden olmuştu. Şirket içinde birçok haksızlık, yolsuzluk, yalan, kanunsuzluk, saçmalık görüyordum ve beni rahatsız ediyordu. Ama en kötüsü,  görmek isteyenin hemen fark edebileceği bu yanlışları patronundan en alttaki çalışanına kadar çoğu nazik, zeki ve iyi eğitimli insanların görmemesi veya umursamamasıydı. İnkâr ediyorlar, görmezlikten geliyorlar veya zamanla bir şekilde çözüleceğini düşünüyorlardı. Çünkü görseler benim gibi mutsuz olup, yalnızlaşıp, çıkarlarına ve kariyerlerine zarar verebilirlerdi.
Başka bir yerde daha iyi olur umudu ve artık dayanacak gücümün kalmaması yüzünden işimden ayrıldım ve tatile gittim. Tatilden döndüğümde 2008 küresel finansal krizi başlamıştı. İş görüşmesine bile çağrılmıyordum. İşsiz ve evdeydim, ama mutsuz değildim; çünkü bolca zamanım ve ilgimi çeken bütün toplumları etkileyen bir ekonomik kriz vardı. Ekonomiyi ve krizin sebeplerini araştırmaya başladım. Araştırdıkça ekonomik düzenin şirketteki gibi adaletsiz, kanunsuz, saçma, sadece küçük bir süper zengin azınlığın sonsuz arzusunu tatmin etmek için yaratılmış, çökmesi kaçınılmaz bir sistem olduğunu ve yozlaşmanın toplumun ve devletin bütün kademelerine yayıldığını öğrendim. Sonuçta ben de bir gün bütün finansal sistemin çöküp, paranın değerinin kalmayıp, bütün dünyayı kargaşa ve savaşlara sürükleyeceğine inanan biri olmuştum.
7 ay sonra yeni ve bana çok daha uygun bir işim vardı. Ekonomiyi sürekli takip ediyordum ama gerçekleşeceğine inandığım çöküş süreci öngördüğüm kadar hızlı gerçekleşmiyordu. Merkez bankaları para basmaya ve devletler de müdahaleye devam ediyorlardı. Aslında temel sorunlar çözülmüyor, krizi yaratanlar cezalandırılmıyor, bilakis ödüllendiriliyordu. Fakat, insanlar genel olarak hallerinden memnundu. Sistemi pek umursamıyorlardı. Tüketim yapıp hayatlarına devam edebiliyorlardı. Özünde, yapılanlar geçici çözümdü ama 5 yıl boyunca uygulanabilmişti ve daha yıllar boyunca uygulanabilirdi. Fark ettim ki parasal sistemi insan yaratmıştı. Onu yönetebiliyor ve uzun süre sürdürebiliyordu. Bir noktada kontrolden çıkıp çökse dahi çok korkunç değildi; çünkü yenisi yaratılabilirdi. Kısaca düzen böyle gelmiş ve muhtemelen böyle de gidebilirdi.
Gençliğim hızla geçerken, artık merakımın gereksiz zaman kaybı olduğunu ve dizginlemem gerektiğini düşünmeye başlamışken ekonomik gerçekleri çok iyi bilen Noam Chomsky'nin insanlığın en büyük sorunu olarak çevre sorunlarını göstermesi ve ekonomiden bahsetmemesi merakımı canlandırdı. Küresel ısınmayı ve ciddi çevre sorunlarını 2008 yılından beri biliyordum. İlgili blogları ve kanalları takip ediyordum. Yine de onları çok uzun vadede gerçekleşecek, kolay çözümü olan sorunlar olarak görüyor ve önceliği ekonomiye veriyordum. Chomsky'den sonra çevre sorunlarını gözden geçirmeye karar verdim. Kısa sürede benim de görüşlerim değişmeye başladı. Fark ettim ki insanoğlunun temel ihtiyaçları yemek, su, oksijen vb. doğa tarafından karşılanıyor. Ekonomi hatta hiçbir toplumsal sistem olmadığında dahi bu ihtiyaçlar karşılandığında insan yaşayabiliyorken, bu ihtiyaçlar karşılanmadığı anda ölüyor. Kısaca ekonomi yokken doğa var olurken, doğa yokken sadece ekonomi değil insanoğlu var olamıyor. Bu yüzden doğayı bir alt unsur, bir dış etken olarak gören geçmişin ve günümüzün tüm ekonomik anlayışları tamamen saçmalıktır. Yüzlerce yıldır insanoğlunun büyüme dediği güç ve ekonomik kazanç için doğayı yok etmesi aslında düpedüz bindiği dalı kesmesi demektir. Güncel bilimsel bulgular çevresel çöküşün, tahminlerinin çok ötesinde şiddetli ve erken gerçekleşmekte olduğunu ve ekonomiyi, hatta insan medeniyetini yıkabilecek doğal felaketlerin yüzyıllar sonra değil belki 20 yıl içerisinde olabileceğini gösterirken önceki şirketimde ve ekonomide olduğu gibi insanların çıkarlarına uymayan acı gerçekleri görmezden geldiklerini, inkâr ettiklerini ve küçümsediklerini tekrar fark ettim. Bu sefer şirket veya ekonomidekinden farklı olarak ortada gerçekçi bir çözümü veya alternatifi olmayan insan türü için acil çözülmesi gerek hayati bir sorun var.

İnsanoğlu doğayı yaratmadı. Biz sadece doğayla var olabilen, diğer canlılar gibi onun küçük bir parçasıyız. Onu yönetebilmemiz ve çöküşünden sonra yenisini yaratabilmemiz de mümkün değil. Bu gerçekleri fark ettiğim anda ben de doğayı korumayı insanlığın en büyük önceliği olarak gören, gerekirse modern ekonomi dahil insanın yarattığı doğaya zarar veren tüm sistemlerin yıkılması gerektiğine inanan marjinal bir çevreci oldum.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Dünyamızı Cehennemleştirmek

    İnsanoğlu Dünya'nın bütün doğal kaynaklarını istediği kadar tüketip atıklarını da umursamazca bırakıyor. Tüketiminin ve atıklarının büyük etki yaratmayacağını, bir şekilde doğanın kendi dengesinin bulunacağını, yaşam tarzını değiştirmeden bu şekilde uzun yıllar daha gidebileceğine inanıyor. Fakat bu inanç gerçek değil. Tüketimimiz ve atıklarımız o kadar büyük ki sonucunda doğada önemli tepkiler ve değişimler gerçekleşiyor. Bilim bu tepkileri ve değişimleri rahatlıkla görüyor ve tanımlamaya çalışıyor. Birçok tanım ve sorun var. Günümüzde fosil yakıtların yakılması başta CO2 olmak üzere sera gazlarının atmosfere atık olarak bırakılması sonucu olan iklim değişikliği veya küresel ısınma en önemli çevre sorunu olarak kabul ediliyor. Sorunu bilenler bu sorunu insanlığın karşılaştığı en büyük sorun olarak görüyorlar. Fakat insanların büyük çoğunluğu yaptıklarının ne olduğunu, ne gibi sonuçlar doğurduğunu, sorunun büyüklüğünün ve ciddiyetinin farkında değiller.  Bu yüzden uzun yıllardır çözüm için haykırılmasına rağmen çözüm üretilmiyor ve sorun her geçen yıl daha da büyüyor. İnsanların farkında olmamasının bir sebebinin de kullanılan bilimsel kavramlar olduğu ve farkındalığını arttırmak için ilk önce iklim değişikliği ve küresel ısınma yerine daha anlamlı ve anlaşılır kavramlar kullanılması gerektiğini düşünüyorum.
    İklim denince insanın aklına günün hava sıcaklığı, yağış olması gibi meteorolojik olaylar geliyor. Çoğu insan iklimin ne kadar geniş kapsamlı olduğunu ve hayatı ne kadar çok etkilediğini bilmiyor. Değişiklik denince ise ilk önce iyi ve güzel kavramları akla geliyor çünkü günlük hayatta değişim genelde olumlu anlamda kullanılıyor.  Kime sorsanız hayatında bir şeyler değiştirmek istiyor ve olacak değişimin hayatını iyileştireceğini inanıyor; işini, saçını, evini değiştirmek gibi. Bu bakış açısı iklim değişikliğinin güzel sonuçlar doğurabileceğini akla getiriyor. Aslında bahsedilen iklim değişikliğin insanoğlunun kontrolünde olmayan, büyük bilinmezlik içeren,  ekonomiden, sosyal hayata kadar her şeyi adapte olmaya zorlayacak ve sonunda adapte olamayanların yok edecek ve öldürecek kaotik bir istikrarsızlık olduğu fark edilmiyor.
    Küresel ısınma daha etkili bir kavram olarak düşünülse de yine de yetersiz kalıyor. Küre akla okul hayatında pek sevilmeyen geometri ve şekillerini getiriyor; kare, üçgen, doğru gibi. Gündelik hayatta küresel genelde ekonomik bir kavram olarak kullanılıyor. Küreselden kastedilenin üzerinde yaşayabildiğimiz tek gezegen olan Dünya'nın tamamını kapsama olduğu pek anlaşılmıyor. Isınma da gündelik olarak nerdeyse tamamen olumlu olarak kullanılan ve o can sıkıcı soğukluğu gideren güzel eylemdir; evin, yemeğin, suyun, içinin ısınması gibi. İnsanların çoğu da yazı kışa, sıcağı soğuğa tercih eder. Küresel ısınma o yüzden daha az üşümek, daha uzun yazlar, baharda denize girebilmek gibi hoş gelişmeler olarak algılanabiliyor. Aslında bilimsel olarak kast edilen ısınmanın kavurucu sıcak dalgaları, kuraklık, orman yangınları, buzulların erimesi, deniz seviyesinin artması, şehirlerin, verimli arazilerin su altında kalması, doğal felaketlerin sıklığının ve şiddetinin artışı olduğu hiç anlaşılmıyor.
    İklim değişikliği ve küresel ısınma kavramlarının yanlış anlaşılmanın ötesinde hayati birçok unsuru da anlatmıyor. İnsanoğlunun tüketimi ve atıkları sonucu okyanuslar asitleşiyor. Toprak, su ve hava zehirleniyor. Canlı türlerin görülmemiş bir hızda tükeniyor. Kısaca yaşam hızla yok oluyor.  Akla gelmeyen diğer bir unsurda tepkinin zaman boyutunun uzunluğudur. 4 milyarlık geçmişi olan yaşamın verdiği tepkiler binlerce hatta milyonlarca yıl boyunca devam eder. Ömrü en fazla yüz yıl olan ve uzun vadesi on yılları geçmeyen günümüz insanın doğanın uzun vadesi olan yüz bin veya milyon yıllı anlaması mümkün değildir. Ayrıca birçok bilimsel araştırma doğanın karmaşık zikzaklı değiştiğini gösterirken, insanoğlunun ise karmaşık davranışları anlayamadığını, çevresini sürekli hatalı olarak doğrusal ve düzenli olarak algıladığını, olmayan kalıplar yarattığını gösteriyor.

    Bütün bu gerçekler çerçevesinde yeni bir tanım yaparsak ilk önce iklim veya küresel yerine doğrudan Dünya kullanılması çok daha anlamlı ve anlaşılırdır çünkü yaptıklarımız bütün Dünyamızı etkiliyor. İkinci olarak da insanoğlunun yaptıkları sonucunda Dünya'nın nasıl bir yer olacağını düşünelim. Sıcaklık sürekli artıyor. Sıklıkla kavurucu sıcak hava dalgaları, iç kesimlerde kuraklık, yağış alan yerlerde ise yoğun yağış ve ani seller var.  Buzullar eriyor ve deniz seviyesi yükselerek en önemli şehirler ve tarım arazileri su altında kalıyor. Kalmayanlar da görülmemiş boyutta fırtına ve doğal afet tehlikesi altında.  Ormanlar yanıyor, çöller hızla genişliyor, tarım arazileri çölleşiyor, akarsular ve göller kuruyor ve okyanuslar asitleşmeden ölüyor. Tanıdık bitkiler ve hayvanlar yok olurken yerlerine ilk önce egzotik bakteriler, böcekler, mantarlar geliyor ve beraberinde yeni hastalıklar ve sorunları getiriyorlar. Herkese yetecek kadar su ve yiyecek kalmıyor.  Yaşadığımız yerlerin çoğu yaşanmaz halde.  Göç ve kalan kaynaklar için savaş kaçınılmaz ve bu sefer savaş gerçekten bütün dünyayı kapsıyor. En önemlisi durum her geçen yıl kötüleşiyor.  Ne kadar ve nasıl daha kötüleşebileceğini de bilmiyoruz ama kötüleşmenin yüzlerce yıl daha süreceğinden ve etkilerinin binlerce hatta milyonlarca yıl hissedileceğinden eminiz. Bu durum insanlara sonsuzluk gibi geliyor. İnsanlığın temel değer yargıları sarsılıyor. Liderlere, toplumun önemli kişilerine, temel kurumlara ve genel öğretilere artık inanç kalmıyor çünkü hiç biri olacaklar konusunda uyarmadı ve önlem almadı. Bildik çözümler de işe yaramıyor. Neyin işe yarayacağını da bilmiyoruz. Toplumlar kargaşa, korku, güvensizlik ve umutsuzluk içinde. Gelecek kaygısı her bireyi sarmış durumda fakat daha önemlisi  çocuklar ve yeni nesiller için endişeleniyor. Çünkü  yeni nesillere daha iyi bir dünya bırakmanın imkânı yok. Hatta yaşanabilir bir Dünya kalacağı bile belirsiz.  Daha önce hiç görülmemiş ve üzerinde yaşanmamış böyle bir yeri tanımlayabilecek kelime nedir? Benim aklıma cehennem kelimesinden daha iyi anlatabilecek bir kavram gelmiyor. O yüzden yaptığımız açıkça Dünyamızı cehennemleştirmektir.